Mihrap Nedir? Mihrab’ın Tarihi?

Oda, köşk, baş köşe, yüksek yer, savaş âleti. Câmide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan, oyuk, girintili yer anlamında bir terim. Çoğulu “mehârîb”tir. Bu bölüm, savaş âletine benzetilerek mihrab denilmesi, şeytan ve kötü düşünce ve arzularla savaş yeri kabul edilmesindendir.

Kur’ân-ı Kerim’de mihrab sözcüğü ve çoğulu şu âyetlerde geçmektedir. Kudüs’te Mescid-i Aksa bünyesinde, Hz. Meryem’in barındığı bir bölme anlamında şöyle kullanılmıştır: “Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya’nın himayesine bıraktı. Zekeriyya Meryem’in bulunduğu mihrâba her girdiğinde onun yanında yiyecek, rızık buldu. “Bu,.sana nereden geldi ey Meryem?” dedi”. Meryem; “O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır” (Âlu İmrân, 3/37).

Namaz kılınan yer ve mabed anlamında olmak üzere şöyle buyurulur:

“Zekeriyya mabedde (Mihrâb) namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler”: Allah sana, kendi sözüyle meydana gelen İsa’yı tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olan Yahya’yı müjdeliyor” (Âlu İmrân, 3/39). “Zekeriyya mabedden (mihrâb) kavminin önüne çıktı” (Meryem, 19/11). “Ey Muhammed! Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan Davud’un ibadet yeri olan “mihrâba” tırmanmışlardı” (es-Sâd, 38/21). Çoğulu köşk ve saray anlamında kullanılır: “Cinler, Süleyman’ın istediği gibi saraylar (mehârib), heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı” (es-Sebe; 34/13).

Mihrâb, günümüzde genellikle caminin kıble duvarı oyuk şekilde inşa edilerek ve çevresi de yazı veya diğer süs unsurları ile süslenerek yapılır. Çini, mermer veya ahşaptan yapılan ve sanat değeri oldukça yüksek mihrâplar vardır. Cami zemininden 15-20 cm. yüksek yapılanlarına da rastlanır.

Mihrâbın camilere günümüzdeki şekliyle girmesi Emeviler devrine kadar dayanmaktadır. İlk zamanlarda, yani; Hz. Peygamber döneminde kıble, mihrâb ile değil, renkli bir çizgi veya üzerinde belirli işaretler bulunan bir taş levha gibi herhangi bir işaret ile gösterilmekteydi. Emeviler devrinde camilerin ayrılmaz bir unsuru olarak dini hayata giren mihrâblar, Selçuklular ve özellikle Osmanlılar zamanında yapılan taş ve çini çeşitleriyle diğer İslâm ülkelerinin hiç birinde görülmeyen bir değişiklik arzetmiştir. Bilhassa Bursa’daki Yeşil Camii’nin mihrâbı, Selçuklular devrinde bile rastlanmayan bir zenginlik ve ve ihtişam gösterir. Ayrıca bu caminin çinili mihrabı kendi cinsleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır.

Mihrâb süslemelerinde değişik renk ve stillerde şekillerin yanı sıra, nefis hatlarla “Âyetül-Kürsî” olarak bilinen el-Bakara sûresinin 255. âyetinin yazıldığı da olur. Mihrabın hemen üzerine “Zekeriyya, Meryem’in bulunduğu mihrâba her girdiğinde” anlamına gelen “Küllemâ dehule aleyhâ Zekeriyyal Mihrabe” (Alu İmran, 3/37) âyetinin yazılması alışkanlık haline gelmiştir. İslâmî bakımdan mihrabın çevresine böyle bir âyet veya hadis yazımı şart değilse de, cemaatin okuyarak yararlanması için mihrâbla ilgili bir âyetin yazılmasında bir sakınca bulunmaz. Ancak yukarıdaki âyetin yerine, namazın şartlarından birisi olan “kıbleye yönelme”yi hatırlatan; “Ey Muhammed! Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir”anlamındaki, “Fevelli vecheke şatral-Mescidi’l-Haram” âyetinin (bk. el-Bakara, 2/114,149, 150) yazıldığı da görülmektedir.

Diğer yandan mihrâbın sağ üst kısmına “Allah”, sol üst kısmına “Muhammed” veya üst kısma yalnız “İhlâs” sûresinin yazıldığı da görülür. Osmanlılarda geceleri imamın namazda görülebilmesi için mihrabın iki tarafına büyük ve yüksek bir şamdan konulmakta ve bunlara dikilen kalın mumlar geceleri yakılmaktaydı. Günümüzde petrol lambalarının veya elektriğin aydınlatmada kullanılmasıyla bu şamdanlar bazı büyük camilerde süs ve hatıra olarak korunmaktadır.

Sonuç olarak, cami ve mescidlerin iç yapılarının sade olması asıldır. Gerek duvarlarda ve gerekse mihrab süslemelerinde namaz kılanların dikkatini başka tarafa çekebilecek aşırılıklardan kaçınmak gerekir.

Minber Nedir? Minber’in Tarihi?

Minber Nedir ?

Minber (Arapça:منبر‎, minber), Üzerinde hutbe okunan, merdivenli yapıdır. Genel olarak mimari açıdan cami içerisinde mihrabın sağ tarafına denk gelecek şekilde inşa edilmektedir. İmamın, özellikle cemaate yüksekçe bir yerden hitap edebilmesi için merdivenli biçimde tasarlanmış cami içi bütünleyici yapıdır. Peygamberimiz (a.s.) önceleri hurma kütüğü üzerine çıkarak hutbe okumuş daha sonra minber yapılmıştır.

Her caminin bir minberi vardır.
Camilerimizde ağaçtan taştan ve mermerden yapılmış çeşitli şekillerde süslenmiş ve tezyin edilmiş muhteşem birer sanat eseri niteliğinde minberler bulunmaktadır. Hadislerde bu kelime cennette kurulacak tahtlar anlamında da kullanılmıştır. Allah için birbirlerini sevenlerin adil olanların ve cömertlerin nurdan minberler üzerinde oturacakları bildirilmiştir.

Minber’in tarihi

Hz. Peygamber’in Medine’de inşa ettirdiği Mescid-i Nebevi’de, önceleri bir minber bulunmuyordu. Cemaatin çoğalması nedeniyle Hz. Peygamber (s.a.s)’in ders ve hutbelerinin daha rahat duyulabilmesi için, Hicretten yedi yıl kadar sonra ilk minber yapıldı. Hz. Peygamber o zamana kadar bir hurma kütüğüne yaslanarak ve kerpiçten yapılmış bir set üzerine çıkararak hitap ediyordu. İlk minber Hz. Peygamber’in ashabıyla istişaresinden sonra isteği üzerine bir kadının marangoz olan kölesi tarafından yapılmıştır.
Ustanın adıyla ilgili farklı rivayetlerden, minber yapımıyla bir kaç kişinin ilgilendiği anlaşılmaktadır.
Ahşap olan ilk minber,Medine’den Şam tarafına doğru dokuz millik bir mesafede bulunan ormandan kesilen ılgın ağacından yapıldı.Minber iki basamak ve üst tarafında bir oturma yerinden ibaretti.Mescidde yerine konulup, Allah Rasulü’nün üzerine ilk çıkışında, daha önce yaslanarak hitap ettiği hurma kütüğünden bazı inilti sesleri duyuldu. Hz. Peygamber, hurma kütüğünü eliyle okşayınca inleme sesi kesildi. Bu olay, Ashabın huzurunda cereyan ettiği için pek çok kimse tarafından rivayet edilmiştir. Hatta bu konu ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığı öne sürülmüştür. Hz. Peygamber vefat edince ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) edebinden dolayı minberin ikinci basamağında, Hz. Ömer (r.a.) de ilk basamağında hutbe okumuşlardır. Hz Osman (r.a) ise üçüncü basamağa kadar çıktı. Çünkü o da bir basamak inseydi yerde hitap etmesi gerekecekti. Bu ise sünnete aykırı olurdu. Minber’in kapısına ilk perde astıranın da o olduğu rivayet edilir.
Hz. Peygamber’in minberi hicri kırk dokuz tarihine kadar daha önceki hali üzere kalmıştır. Muaviye b. Ebi Süfyan Sultan olunca siyasi nüfuz ve gücünü arttırmak için minberi Şam’a nakletmek istedi. Bunun için Medine valisi Mervan b. el-Hakem’e mektup gönderdi. Ancak minber sökülmeye teşebbüs edildiği sırada güneş tutuldu. Medine ufuklarının kararmasını manevi bir işaret olarak kabul eden Mervan, düşüncesinden vazgeçti. Minberin alt kısmına altı basamak daha ilave ettirerek, basamak sayısını dokuza çıkardı.
Mervan, cemaat çoğaldığı için bu yola başvurmuştu. Minber bu şekliyle 654/1256 yılındaki yangına kadar devam etti.

Mermerden olan Mescid-i Nebevi’nin son minberi Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından yaptırılmıştır. Mescid-i Nebevi’de müslümanların en fazla rağbet ettikleri yer Minber’le Hz. Peygamber’in kabri arasıdır. Çünkü Hz. Peygamber burasını Cennet’ten bir bahçe olarak nitelendirmiştir (İbn Sa’d, I, 253). Bazı hadislerde ise minberin Havz’ın üzerinde olduğu ve cennet kapılarından biri bulunduğu bildirilmektedir. Hz. Peygamber’in hayatında bir ilim kürsüsü, bir idare makamı özelliği olan minber, ondan sonra hutbeler dışında halifelerin üzerinde bey’at aldıkları ve göreve başlarken çıkmayı mutad hale getirdikleri bir yer olarak fonksiyonunu sürdürmüştür.
Hakimiyetin sembolü haline gelen minber, valilerin göreve başlarken ve ondan ayrılırken çıktıkları hükümdarın temsilcisi olarak oturdukları bir makamdı. İlk asırlarda valiler ellerinde asa ile ayakta hutbe okurlardı.
Mescidlerin kazai fonksiyonları da, genellikle minber yanında gerçekleşiyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s)’in minberi yanında yalan söylenemeyeceği ve bunu yapanın Cehenneme gireceğini belirten sözleri sebebiyle olmalı, genellikle zanlılara minberinin yanıbaşında yemin ettirilirdi Mescid-i Nebevi’den sonra ilk minber Mısır’da Amr Camii’ne konuldu.
Ancak başlangıçtaki hükümranlıkla ilgili fonksiyonu sebebiyle olmalıdır ki
Hz. Ömer (r.a.)’ın emriyle bu minber kaldırıldı. Hicri 132 yılından itibaren Mısır’da eyalet camilerine minberin konulmasıyla minber, bütün cuma camilerine yayıldı. Ahşap ve mermer işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil edecek minberler yapıldı.
Ahşap minberlerin en eski örneği Keyravan Camii minberidir. Kurtuba’daki Hakem II minberi kaynakların verdiği bilgilere göre çok değerliydi. Tekerlekler üzerinde yürütülebilen minberde Hz.Ömer’e ait bir Kur’an nüshası da bulunmaktaydı. Anadolu’da en eski minber Konya Alaaddin Camii’nin ahşap minberidir. Kendisinden sonrakilere örnek teşkil etmiştir.
Selçuklu taş minberleri ise kötü tamirler sonucu özelliklerini yitirmişlerdir.
Osmanlılar döneminde mermerden yapılan minberler yaygındır. Bitki motifleri ve geometrik şekillerle süslenen minberler camiin iç süslemesi ve mimari üslubuyla bir bütünlük arzetmektedir.
Günümüzde minberler beş, yedi, dokuz veya daha fazla basamaklı olur.
İmam, genellikle yedinci basamakta durur. Ancak bu durum, camiin ve dolayısıyla minberin büyüklüğüne göre değişir.

Kündekâri Nedir?

Dekoratif amaçlı bir doğramacılık tekniğidir. Kelimenin aslı Farsça kendekârî olup heykeltıraşlık, hakkâklık, kalemkârlık gi­bi plastik sanatları adlandırır. Osmanlıca da kündekârîye daha çok kalemkârî anlamı verilirken yine Farsça künde (tomruk, masif ağaç kütle­si) kelimesinden etkilenilerek bir künde-kârî terimi ortaya çıkarılmış ve genelde ince marangozluk kapsamına giren ah­şap sanatları, özelde de aşağıda anlatı­lacak olan dekoratif doğramacılık sanatı için kullanılmıştır.

Kündekârî sekizgen, beşgen, yıldız gibi geometrik şekillerde kesilmiş küçük ahşap parçalarının çivi ve tutkal yardı­mı olmaksızın yalnızca birbirlerine geçirilmeleriyle düz yüzeyler elde etmeyi amaçlayan bir tekniktir. Böylece nem ve ısı değişikliği sebebiyle yekpare ağaç levhalarda görülen eğrilme ve çarpılma­lar önlenir. Tercih edilen ağaç türleri ön­celikle ceviz, meşe, şimşir, armut, aba­noz ve gül ağacıdır. Tekniğin temeli kü­çük ağaç parçalarının damarları, dolayı­sıyla eğrilme yönleri birbirine zıt gelecek şekilde yivler ve girinti-çıkıntılarla birleş­tirilmesi esasına dayanır. Genellikle par­çaları çerçeveye alan çıtalarla kenar tah­taları ve göbekler oyma-kabartma ara­besk motiflerle, bazan da sedef kakma­larla süslenmiştir.

Daha çok kapı, pencere ve dolap ka­natlarıyla minber ve kürsülerde uygula­nan kündekârînin en güzel örnekleri XII. yüzyılda Mısır, Suriye-Filistin ve Anado­lu da hâkim olan Türk-İslâm sanatların­da, sonraki yüzyıllarda ise sadece Ana­dolu da görülür (XVI. yüzyıla kadar). Er­ken örneklerin başlıcaları arasında Suri­ye-Mısır da Sayda Nefise Hatun (1138-1145) ve Rakaya (1155) camilerinin mih­rapları ile Salih Talayî Camii nin kapı­sı (1160), Eyyûbî dönemine tarihlenen İmam Şafiî nin sandukası (12li), Melik Salih Türbesi nin kapısı (1249-1250) ve İbn Tolun Camii nde Sultan Lâçin in min­beri (1296) bulunmaktadır. Anadolu daki erken örnekler arasında da Konya Alâeddin Camii (1155-1156), Aksaray Ulucamii (XII. yüzyıl), HarputSâre Hatun Camii (XII. yüzyıl), Siirt Ulucamii (XIII. yüzyıl), Birgi Ulucamii (1322), Malatya Ulucamii (1376-1377), Bursa Ulucamii (1399), Ma­nisa İvaz Paşa Camii (1484) ve Niğde Sungur Bey Camii (XVI. yüzyıl) minberleri yer almaktadır.

Kündekârînin yine aynı zaman süre­cinde ve daha çok Anadolu da uygulanan üç taklit tarzı (literatürde sahte / yalancı kündekârî) bulunmaktadır. Ancak bunla­rın yapılışı gerçek kündekârîden daha kolay değildir; taklit denilmelerinin se­bebi sadece ona benzetilmiş olmalarıdır.

1. Çakma-kabartma kündekârî. Bu tek­nikte ahşap levhalar üzerine içleri yine genelde arabesk motiflerle doldurulan geometrik şekiller kabartma olarak ve birbirinden ayrık biçimde işlenmiş, ara­larına ayrıca hazırlanan çerçeve çıtaları çivilerle çakılmıştır. Bu tekniğin başlıca örnekleri Ankara Alâeddin Camii (1197-U98), Kayseri Ulucamii (1205), Kayseri Huand Hatun Camii (1237). Ankara Kızıl-bey Camii(XIII. yüzyıl), Divriği Ulucamii (1228-1229) ve Ankara Arslanhane Ca­mii (1289-1290) minberleriyle Kastamo­nu Candaroğlu Mahmud Bey Camii nin (1366) kapısıdır.

2. Çakma-yapıştırma kündekârî. Kündekârî görünümü veren bütün parçalar ayrı ayrı hazırlanıp ahşap levha üzerine tutkal ve çivi yardımıyla tesbit edilmiştir. Başlıca örnekler Ankara Ahî Elvan Camii nin minberi (1382), Merzifon Çelebi Sultan Medresesi nin dış kapısı (XV. yüzyıl) ve Amasya Mehmed Paşa Camii nin (1495) kapısıdır.

3. Kabartma kündekârî. Ahşap levha kün­dekârî izlenimi verecek şekilde kabart­malarla süslenmiştir. Aslında teknik açı­dan kündekârî ile en küçük bir ilişkisi bu­lunmadığı halde bu adla anılmasının se­bebi sadece görünüm itibariyle ona ben­zemesidir. Bu tarzda kabartmaların yük­sekliği diğerlerine oranla daha düşük se­viyededir. Kayseri Ulucamii (1205), Anka­ra Hoca Paşa Camii (XIII. yüzyıl), Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti (XIII. yüz­yıl), Ermenek Akmescid (1300) ve Beyhekim Mescidi (XIII. yüzyıl) kapıları bu teknikte yapılmış eserler arasındadır.

Taklit kündekârî tekniklerinin her üçün­de de yekpare levha kullanıldığı için za­manla çatlama ve yarılmalar meydana gelmiştir.

Kakmacılık Sanatı Nedir?

Genel manada “Kakmacılık” Oyulabilecek türdeki herhangi bir zemin üzerine, istenilen şekillerde ve uygun keskin-kesici aletler kullanılarak; oyarak açılan yuvalara, diğer bir maddeden (Sedef, Gümüş, Altın, Taş, Mermer, Tahta  vs) oyulan şeklin aynısından kesilmiş parçaların kakarak yerleştirilmesi işine verilen isimdir. Kullanılacak olan maddenin yüzeyinin  bazı kısımları oyularak bu oyulan kısımlara daha kıymetli başka bir madenden veya maddeden oyulan şekle göre kesilmiş parçaların gömülmesi suretiyle kakma işi uygulanır. Bu işlemler süsleme, çeşitli süsler ile zenginleştirmek için uygulanır. Örneğin değersiz bir taş oyulup mermer veya daha kıymetli bir madenden kesilip alınmış parçaları gömmek, abanoz üstüne sedef parçaları gömmek, ceviz tahtası üzerine fildişi veya kemik parçaları veya gümüşü  desenli olarak keserek gömmek suretiyle yapılmış kakma işlerine pek çok yerde rastlanır. Üzerinde kakma olan eserler, vazifelerine göre mimari yapılarda yer alırlar. Bir camide kapı kanatları, pencere kanatları, minber, kürsü, rahle gibi ahşap kısımlarda tahta üzerine sedef, fildişi, bağa kakma, gümüş olarak görüldüğü gibi; yine minber, mihrap, kürsü ve duvarlarda mermer veya taş üzerine aynı maddenin diğer renkleri veya başka maddeler kakılarak yapılmış işler de görmek mümkündür. Eskiden tabaka, çubuk, baston gibi bazı eşyalar hep kakma ile süslenirdi. Kakma çeşitlerine göre bunlara, altın, gümüş, sedef veya fildişi kakmalı denilirdi. Bıçak, kılıç, kama, kalkan ve tüfek gibi silahların da üzerine altın kakma ile süsler yapılırdı. Pirinç veya gümüş üstüne açılan yuvalara altın veya gümüş tel ve çubuklar kakarak gömme suretiyle yapılan süsleme işlerine, “tel kakma” veya “Şam kakması” denilirdi. Şam’da maden üzerine altın ve gümüş tel kakma olarak çok güzel işler yapıldığı için, Şam kakması adıyla anıldı. Bir madenin sathında açılan yuvalara eritilmiş bir madde dökülmek suretiyle yapılan kakmalar da vardır. Bu şekle “savat” denir.

Oymacılık Sanatı Nedir? Nasıl Yapılır?

Tarihi çok eski zamanlara dayanan ve Anadolu Selçuklu devrinde ortaya çıkan oymacılık, Osmanlı tarihin en iddialı sanat dalıdır. Günümüzde de geleneksel ölçülerinden bir şey kaybetmeden devam eden sanat, ince işçilik gerektirmektedir. Geçmişten günümüze kadar birçok eser miras olarak müzelerde yerini almıştır. Birçok engele rağmen, özünden bir şey kaybetmeden gelişmeye başlayan oymacılık, gün geçtikçe farklı teknikler ile zenginleştirilmiştir. Genellikle ağaç materyaller üzerine uygulanan sanat dalı, taş ve mermer üzerine de yapılabilmektedir. Bu sanatı yapan ustada oymacı denmektedir. Osmanlı devrinde gelişen oymacılık, zamanla diğer medeniyetleri de etkisi altına almış ve farklı devletlere ait birçok eser yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkmıştır. Kabartma sanatı olarak da adlandırılmaktadır.

Türklerde; İslamiyet kabul edildikten sonra heykel, resim gibi put sayılacak sanatlar son bulmuştur. Heykelciliğin son bulmasıyla gelişmeye başlayan sanat dalı, ilk olarak Türkistan tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Sonrasında Anadolu Selçuklu devleti, daha farklı teknikler ile geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya başlamıştır. Ve cami, medrese, saray gibi mekanlar, bu sanat dalı ile süslenmeye başlamıştır. Son olarak Osmanlı devletinin uğraş alanına girerek duvarlara, cam kenarlarına yapılarak, daha çok yayılmıştır. Eski çağlarda Mimari ve şehircilik alanında sıkça uygulanan oymacılık, çeşmelere, camilere, hamamlara, hanların duvarlarını ve çeşitli bölgeleri süslemiştir. Çeşitli üslup ve teknikler ile daha fazla içerik kazandırılarak, daha seçkin motiflere yer verilmiştir. Tophane, Üçüncü Ahmet Çeşmesi, Azapkapı çeşmesi, oymacılık sanatının ince işçilik örneklerini barındırmaktadır. Diyarbakır, Kayseri, Erzurum, Konya bölgelerinin çeşitli mekanları da yine bu sanat dalının eserlerini yansıtmaktadır. Mısır piramitleri de bu sanat dalının teknikleri ile bezenmiştir.

Oymacılık sanatı, her devletin kendine has teknikleri ile farklılık kazanmıştır. Anadolu Selçuklu devleti ifşa ettikleri eserlerinde geometrik ve Rumi şekilleri uygulanmaktaydı. Osmanlı devlerinde ise daha çok sulüs yazı tekniği, çiçek motifleri, bağa, fildişi, sedef kakması teknikleri ile sanata can vermişlerdir.

Oymacılık sanatı, alçak kabartma usulü ve yüksek kabartma usulleri ile yapılmaktadır. Alçak kabartma usulünde, biçim ya da şekiller, sert bir alet ile verilmektedir. Yüksek kabartma usulünde ise, şebeke ve geçme üslupları kullanılmaktadır. Genellikle bir tarafı oyularak şekil verilmektedir. Bu uygulamaya “heykelcilik” de denmektedir. Şebeke üslubunda motifler oyularak cisimden çıkartılması ile oluşur. Bu üslupta en önemli şart, ağaçların çok sert yapısı olması gerekmektedir. Geçme üslubunda ise, geçme motifler ile cisimler oluşturulmaktadır. Genellikle geometrik şekiller uygulanmaktadır.

Oymacılık sanatı, oymacının zevkine ve el becerisine göre form kazanmaktadır. Çok ince detaylar ile işlenen motifler büyük bir titizlik gerektirmektedir. Bu sanatı yapan kişi üzerine oyma yapılacak materyali çok iyi seçmelidir. Ağacın sert ve pürüzsüz bir yüzeye sahip olması daha güzel sonuçlar elde etmeyi sağlar. Ağaç damarlarının simetrik belirlenmesi, bükülebilir ve esneyen bir yapıdan oluşan ağaç, kolay  kesilebilen, boyanabilen ağaç, renk farklılıklarına ve büyüklük küçüklük ayarlamaları, muhteşem eserlere zemin oluşturabilmektedir.

Oymacılık sanatı için gerekli olan testere aleti ile cisimlere daha rahat hareketler verebilmek için delikler açılır. El matkabı ile de bu işlem gerçekleştirilebilmektedir. Bu işlemden sonra kakma yöntemi ile cisimler netleştirilir. Testere kullanımında bazı hareketlere dikkat etmek şarttır. Sağa, sola, arkaya ve öne yatık olmamalı, kol ya da omuz ile temas etmemelidir. Bu gerekli detaylar ile oymacılık sanatı yapılabilir. Tırnak bıçağı, Küçük ağızlı yan bıçak, geniş ağızlı bıçak, farklı ebatlardan ve şekillerden oluşan oluklu ıskarpela, kargaburnu, tırnak seti, temizleme aleti, el matkabı, kıl testeresi, balon, pırpır, kalıp çıkarmak için mukavva ve çeşitli boyutlardan meydana gelen zımpara malzemeleri kullanılarak eserler oluşturulur.

Ahşap Nedir ve Neden Tercih Edilir ?

Ahşap, canlı bir organizma olan ağaçtan elde edilen lifli, heterojen ve anizotrop bir dokuya sahip organik esaslı bir yapı malzemesidir. Ahşap, en eski yapı malzemelerinden birisidir. İnsanoğlu ahşabı eski çağlardan beri barınma ve korunma amaçlı olarak kullanmaktadır. Günümüzde ormanların çeşitli nedenlerle azalması, yerine yenisinin yetiştirilememesi veya geç yetişmesi ahşabın değerini arttırmıştır. Ahşap; çatı elemanları, doğrama ve kaplama malzemesi, kalıp ve iskelelerde taşıyıcı ve dekoratif malzeme olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bugün ahşabın atıkları olan yonga, talaş ve tozlarından da üretilen sunta, MDF, kontrplak gibi yapay yapı malzemeleri vardır. Ahşabın kesilerek standart boyutlara getirilmiş haline ise kereste denir.

Ahşap Neden Tercih Edilmelidir?

* Ahşap yüksek taşıma gücüne sahiptir. 1kg ahşap, 1kg betondan veya çelikten daha fazla yük taşır.

* Ahşap malzemeler depreme ve farklı iklim koşullarına dayanabilir. Ahşap, kimyasal sıvılar ile işlenerek böcek tahribatı ve çürümesi tamamen önlenebilen bir malzemedir.

* Odunsu dokusu, diğer bitki dokularına göre en dayanıklı olanıdır.

* Ahşap kolay yandığı düşünülen bir malzemedir. Kesit büyüdükçe ahşabın yanma süresi uzar. Yangına karşı ısı geçirmeme ve kömürleşme özelliği sayesinde 600-800 derecede dayanımını kaybeden beton ve çelikten daha dirençlidir.

* Ahşap, yenilenebilen bir yapı malzemesidir. Yenilenebilir nitelikte olması, üstün ısı yalıtımı ve az enerji ihtiyacı duyması gibi özellikleri ile çok tercih edilen bir yapı malzemesidir.

* Montajı insan gücü ile yapılabilir. Diğer malzemelere göre hava koşullarından etkilenmez. Aşırı sıcaklar, soğuk, kar ve yağmur gibi olaylar ahşap haricinde tüm yapı uygulamalarına etki eder.

* Diğer yapı malzemelerinde daha sonradan ortaya çıkabilecek eksik demir konulması, kaynak hatası ve kalıbın erken alınması gibi hayati önem taşıyan kötü sonuçları taşıma riski neredeyse sıfıra yakındır. Böylelikle de deprem riski daima sıfıra yakındır.

* Ayrıca ahşap yapılar söküldüğünde daha az kayıp ile yeniden kurulabilir. Ahşabın onarım ve plan değişikliği kolaydır. Kullanıcıya “bireysel müdahale” imkanı tanır.

* Ahşap, çevre ile kimyasal bir dengededir. Çevreden etkilenmez ve çevreyi de etkilemez. Çevre ile uyumlu olması nedeniyle yüzyıllar boyu varlığını sürdürebilir.Bu duruma en güzel örnek ise 600 ve 700 yaşlarındaki ahşap camilerimizdir.

* Enerji dostudur. Ahşap bir evi ısıtmak için çok daha az enerji harcanır. 10 cm’lik bir ahşap, 160 cm’lik bir betonun izolasyon değerlerine sahiptir.

* Ahşap, dünyadaki geri dönüşümlü tek yapı malzemesidir. Ahşabın ham maddesi kullanıldıkça çoğalır.

* Eğer bir şehir ahşap desteği ile doğru yapılanırsa deprem riskinden 20 yıl içinde tamamen kurtulabilir.